Kan basıncı düştüğü anda devreye girmen sistem

Birazdan hep birlikte muazzam bir planlama örneğine şahit olacağız. İnceleyeceğimiz sistem, insanın planlama ve tasarım alanında ufkunu açacak kadar kusursuz düzenlenmiştir. Bu yüzden sistemin detayları incelenirken yine yapılması gereken, Latince isimler üzerinde fazla durulmaması ve bütün dikkatin sistemin planlaması üzerinde yoğunlaştırılmasıdır. Bu sistemi incelerken insanın yapması gereken bir başka şey de, her aşamada çok önemli olan şu soruyu kendi kendisine sormasıdır: “Bu sistem şuursuz tesadüflerin sonucunda meydana gelmiş olabilir mi?”

Bu soru çok önemlidir. Çünkü sırf Allah’ın varlığını inkar etmek için ortaya atılan ve tarihin en büyük aldatmacası olan evrim teorisinin canlıların nasıl var olduğu konusundaki tek iddiası “tesadüf”tür.

Evrim aldatmacası insanın ve insana ait olan herşeyin şuursuz tesadüflerle var olduğunu iddia eder. Oysa önümüzdeki satırlarda inceleyeceğimiz sistem tek başına, “tesadüf” masalının, dolayısıyla evrim aldatmacasının iç yüzünü ortaya koymaya yeter.

İnceleyeceğimiz sistem kan basıncı düştüğü anda devreye girmek üzere inşa edilmiştir. Bu yüzden en doğru zamanda, yani kan basıncı belirli bir değerin altına düştüğü anda devreye girer. Tıpkı yangın alarmı algılayıcılarının ateşin çıkardığı dumanı tespit edecek şekilde özel olarak dizayn edilmeleri gibi.

Kan basıncı düştüğü anda alarm devreye girer. Kan basıncının düşük olması insan için çok tehlikeli bir durum doğurabilir. Bu yüzden alarm çalıştığı anda kan basıncını artırmak için bir dizi tedbirin alınması gereklidir. Bu tedbirleri şöyle sıralayabiliriz; 

1. Kan damarları daraltılmalıdır. (Bu daralma, tıpkı uç kısmı sıkılan bahçe hortumunun daha tazyikli su vermesi gibi kan basıncını artıracaktır)

2. Böbreklerden daha çok su emilmeli ve kana karıştırılmalıdır.

3. En kısa zamanda insanın su içmesi sağlanmalıdır.

Peki bütün bunlar nasıl sağlanacaktır? Yine eşsiz bir sistem her insan bedeninin derinliklerine doğuştan yerleştirilmiştir.

Sistem şöyle çalışır: Kan basıncı düştüğü anda (ya da kanda bulunan sodyum miktarı azaldığında), böbreklerde bulunan bazı hücreler durumu fark eder. Bunlar alarm vericiler olan “jukstaglomerular” (JGA) hücreleridir. Bu hücreler “renin” isimli çok özel bir madde salgılar.27 

Hücrelerin, kan basıncının veya sodyum miktarının düştüğünü tespit edebilmeleri başlı başına bir mucizedir. Ancak daha da önemlisi hücrelerin renin salgılamalarıdır. Çünkü “renin” çok aşamalı bir üretim zincirinin ilk halkasıdır. 

Kanın plazmasında bulunan ve normalde kanda dolaştığı halde hiçbir şekilde etkisi olmayan bir protein vardır. Bu protein karaciğerde üretilen “anjiotensinojen” proteinidir. Akıl almaz bir planlamanın ilk aşaması burada başlar. Çünkü tek başlarına hiçbir işe yaramayan “anjiotensinojen” ve “renin” aslında birbirleri ile birleşmek için özel olarak tasarlanmışlardır. Tıpkı bir logonun parçalarının içiçe geçebilmeleri için birbirlerine uygun olarak imal edilmeleri gibi. 

Burada düşünmek gerekir: Böbrek hücreleri ve karaciğer hücreleri vücut içinde birbirlerinden uzaktadır. Nasıl olur da birisi logonun bir parçasını (renin) üretirken, diğeri bu parçaya tam uyan diğer parçayı (anjiotensinojen) üretir ve nasıl olur da bunlar birbirlerine tam olarak uygun olurlar?

Bu noktada şu soruyu sormamız gerekir;

Bu olay şuursuz tesadüflerin sonucunda meydana gelmiş olabilir mi?

Cevap elbette “hayır” olacaktır. Çünkü böyle bir olayın tesadüfen gerçekleşmesi imkansızdır.

Renin, anjiotensinojen molekülünün yapısını değiştirir ve yeni bir molekül “anjiotensin I” ortaya çıkar: 


 

Renin + Anjiotensinojen -> Anjiotensin-I


 

Ortaya çıkan bu yeni molekülün de bir etkisi yoktur; çünkü üretim zinciri henüz bitmemiştir. Devreye akciğerde bulunan “ACE” adında ve sadece “anjiotensin-I” molekülünü parçalamaya yarayan bir enzim girer. Bu enzim sayesinde “anjiotensin-I” daha farklı bir molekül olan “anjiotensin-II” molekülüne dönüşür:


 

Anjiotensin-I + ACE Enzimi -> Anjiotensin-II


 

Bu noktada tekrar düşünmek gerekir: Böbrek ve karaciğer hücrelerinin ürettikleri iki farklı molekül etkileşmiş ve ortaya yeni bir molekül çıkmıştır. Böbrek ve karaciğer hücreleri ile hiçbir alakası bulunmayan akciğer hücreleri de bu yeni molekülün tam olarak birleşeceği bir enzim üretmektedir. Üstelik bu enzimi, söz konusu moleküller birleşmeden çok önce üretmektedir. Nasıl olur da akciğer hücreleri, daha gerçekleşmemiş olan bir olay ve daha üretilmemiş bir maddeye en uygun enzimi üretebilmektedir? Bu maddeyi bir başka maddeye çevirecek enzimin formülünü nereden bilmektedir? Bu noktada sorulması gereken bir soru daha vardır;

Bu olay şuursuz tesadüflerin sonucunda meydana gelmiş olabilir mi?

Elbette cevap bir kez daha “hayır, imkansız”dır. Çünkü ortada her aşaması ayrı ayrı tasarlanmış bir sistem vardır. Bütün bu aşamalar sonucunda ortaya çıkan “anjiotensin-II” enzimi ise planlamadaki kusursuzluğunun delilidir. Çünkü bu enzimin varılmak istenen sonuca doğru götüren iki hayati görevi vardır: Bunlardan birincisi kan damarlarının daralmasını sağlamaktır ki bu, bölümün başında, 3 madde olarak sıraladığımız varılmak istenilen sonuçlardan birincisidir. Anjiotensin II enzimi kan damarlarının etrafında bulunan kasları uyarır ve kasılmalarını sağlayan mekanizmayı –ki bu da bir tasarımın delilidir- harekete geçirir. Böylece kaslar kasılır, damar çapını daraltır ve kan basıncı artırılmış olur. 

Peki, bu olay şuursuz tesadüflerin sonucunda meydana gelmiş olabilir mi?

Cevap yine “imkansız” olacaktır. Çünkü anjiotensin-II molekülü kan damarlarının daraltılması için özel olarak tasarlanmış bir moleküldür ve bu kusursuz tasarımda tesadüfe yer yoktur.

Anjiotensin-II maddesinin çok önemli bir görevi daha vardır: O da mucizevi bir hormon olan “aldosteron”u göreve çağırmaktır. Anjiotensin-II maddesi böbrek üstü hücrelerine ulaşır ve bu hücrelere “aldosteron” salgılamaları emrini verir. Bu da planın kusursuzluğunun bir başka delilidir. Çünkü aldosteron böbrekleri etkileyecek ve böbrekler idrardaki suyu geri emerek kana karıştıracaktır. Böylece kan basıncı artacaktır. Bu da varmayı istediğimiz sonuçlardan ikincisidir. 

Böbreklerin, akciğer ve karaciğerin bir plan içinde, ortaklaşa ürettikleri maddeler bir düzen içinde birleşmiş ve sonuçta kan basıncının yükselmesine neden olan bir hormonun salgılanmasını sağlamışlardır. Bunun için böbrek hücreleri, akciğer hücreleri ve karaciğer hücrelerinin biraraya gelip bir koalisyon oluşturmaları gerekir. 

Bu koalisyon önce kan basıncı düştüğü zaman ne yapılması gerektiğini araştırmak zorundadır. Bu araştırma sonucunda da koalisyonun en ideal çözüme karar vermesi gerekir: Bu ideal çözüm “kan damarlarının çaplarını daraltmak” ve “aldosteron hormonunun salgılanmasını sağlamak”tır. 

Ardından yine biraraya gelip, uzun araştırmalar yapıp, böbrek üstü bezlerinin ve damar kası hücrelerinin anatomilerini, çalışma sistemlerini analiz etmelidirler. Sonra bu damarların kasılması ve böbrek üstü bezlerinin aldosteron salgılaması için mucize bir formülü yani “anjiotensin-II” maddesinin moleküler projesini tespit etmiş olmalıdırlar. 

Yapılması gereken son iş, bu molekülün nasıl üretileceğinin tespit edilmesidir. Her organ bu molekülün üretim aşamasında bir sorumluluk almalıdır. Çizilen üretim planı çerçevesinde üç aşamalı bir montaj sistemi uygun görülmeli, her organa bir görev paylaştırılmalıdır. Böbrek hücreleri “renin” üretmeye, karaciğer hücreleri “anjiotensinojen” üretmeye, akciğer hücreleri de “ACE” üretmeye karar vermeli ve görev dağılımı tamamlanmalıdır. Ardından toplantı sona ermeli ve hücreler ait oldukları yerlere geri dönmelidir. 

Eğer bir insan, bu sistemin üstün bir güç tarafından yaratıldığını, özel bir plan dahilinde var edildiğini kabul etmiyorsa, şuursuz hücrelerin toplantı yaptıklarını, biraraya geldiklerini ve bir plan ortaya koyduklarını kabul ediyor demektir. Elbette akıl sahibi bir insanın bunu kabul etmesi mümkün değildir.

Evrimcilerin tesadüf iddiaları ise, bu akılalmaz senaryodan çok daha inanılmaz ve akıl dışıdır. Çünkü bu sistemin tesadüfen oluşması için böbrek, karaciğer ve akciğer hücrelerinin aynı anda, tek bir tesadüfle bu sistemin parçalarını oluşturmaya başlamaları gereklidir. Yine aynı anda tesadüfen böbreklerde basınç ölçen hücreler oluşmalı, yine aynı anda tesadüfen böbrek üstü bezinde aldosteron hormonu oluşmalı, yine aynı anda tesadüfen böbrek kanalı hücreleri aldosterona itaat edecek yapıya bürünmeli, yine aynı anda tesadüfen damar kası hücreleri anjiotensin-II maddesinden etkilenecek yapıya bürünmelidirler. Ve buna benzer yüzlerce ayrıntının, sırf bu sistemin oluşması için AYNI ANDA var olmaları gerekir; çünkü bu parçalardan tek bir tanesinin bulunmaması bütün sistemi işlemez hale getirecektir. 

Böyle bir sistem şuursuz tesadüflerin sonucunda meydana gelmiş olabilir mi?

Elbette hayır. Bu sistem sonsuz bir akıl ve bilgi sahibi olan Allah tarafından yaratılmış ve insan bedeninin içine yerleştirilmiştir. Bu mucizevi sistem ilk insandan bu yana milyarlarca insanın bedeninde kusursuz olarak çalışmaktadır. İnsan bu sistemin varlığının farkına çok gelişmiş teknolojik aletler yardımıyla yapılan araştırmalar sonucunda daha yeni varabilmiştir ve sistemin detaylarını daha yeni yeni çözebilmektedir. Ve yapılan her araştırma insan bedeninde var olan sistemlerin varlığını tesadüf masalı ile açıklamayı daha da imkansız kılmaktadır. Çünkü insan yaratılmıştır ve yaratılışındaki bu mükemmelliği hayali ve akıl dışı senaryolarla gizlemek olanaksızdır.

Bu bölümün başında kan basıncının artırılması için yapılması gereken 3 madde sıralanmıştı. Bu üçüncü madde, insanın su içmesinin sağlanması gerektiğiydi. Peki insan bedeninin içinde bulunan ve zaten insana ait olan organlar, insanın zihnine, psikolojisine nasıl etki edecektir? İnsanın su içmesi için “canının su içmeyi istemesi” sağlanmalıdır. İnsan bedeninin derinliklerindeki şuursuz akciğer, böbrek ve karaciğer hücreleri, insanı psikolojik etki altında bırakabilmek için bu sefer nasıl bir plan yapmalıdırlar?

Gerekli olan plan yapılmıştır. Ve Allah, yarattığı kusursuz sistemde hiçbir ayrıntıyı eksik bırakmamıştır.

Böbrek, karaciğer ve akciğerin ortaklaşa çalışması sonucunda üretilen “anjiotensin-II” maddesinin çok önemli bir görevi daha vardır: Beynin özel bir bölgesine ulaşmak ve o bölgeyi harekete geçirmek. Bu bölge susama hissini uyandıran “susama bölgesi”dir.

Ancak “anjiotensin-II” maddesinin önünde bir engel vardır. Çünkü beyni korumak için kandan beyin dokusuna geçişi çok zorlaştıran, çok seçici bir sistem vardır ve buna “kan-beyin bariyeri” denir. Bu sistem beyinde 1-2 noktada bulunmamaktadır ve bu noktalardan biri de “susama bölgesidir”. Ancak anjiotensin-II, özel yaratılışı sayesinde beynin susama bölgesini kolayca uyarır ve böylece insanda su içme isteği meydana gelir.

 

Şimdi son olarak aynı soruyu bir kez daha soralım;

Bu sistem şuursuz tesadüflerin sonucunda meydana gelmiş olabilir mi?

Bu kadar açık delillerden sonra bu soruya “evet” diyen bir insana artık söylenebilecek bir söz kalmamıştır. Çünkü bu insanın vicdanı ve kalbi artık körelmiş ve gerçeği kabul etmemeye şartlanmıştır. Bu insana söylenecek söz Kuran’da Allah tarafından şöyle bildirilmiştir:


 

Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkar mı ettin? Fakat, O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam. (Kehf Suresi, 38-39)